Mehmet Gedikozer

Dostlarla yuzyuze olmasa da sohbet etmek iyi birsey olsa gerek. Siirlerimizle, makalelerimizle, hikayelerimizle, fikralarimizla, dertlerimizle, sevinclerimizle gelin bir araya gelelim.

Fotoğrafım
Ad:
Konum: Ankara, Türkiye

1949 yilinda Ankara'da dogdum, aslen Arapgir'liyim. AITIA'yi bitirdikten sonra Emlak Bankasi mufettislik ve mudurlugunden 2001 yilinda emekli oldum. 1991 yilinda, Turkiye Infertilite Vakfi'ni Prof. Dr. Mulazim Yildirim ile birlikte kurdum. 1996 yilinda Anadolu Denizcilik Kulubu'nun kuruculari arasinda ve yonetim kurulunda yer aldim. 2000 yilinda koyumun ve koylumun kalkinmasi icin Ormansirti Koyu Kalkindirma Dernegi'ni kurdum. Koylulerimi kaynastirmak icin geceler duzenledim, bultenler cikardim, bultenlerde yazi ve hikayeler yayinladim.

04 Ağustos 2007

ÇEVRE KİRLİLİĞİ VE TEMİZLİĞİ

ÇEVREMİZ VE BİZ

Çağımızın en büyük sorunlarından birisi de Çevre kirliliğidir. Özellikle bir çok gelişmiş ülkeler kendi çöp ve kimyasal atıklarını az gelişmiş ülkelere veya açık denizlere bırakmakta ve oraların kirlenmesine neden olmaktadır. Bir çok çevreci kuruluşlar ise bu olaylara karşı çıkmakta ve kamu oyunu bilinçleştirmeye çalışmaktadırlar. Nitekim bu çalışmalarında bir parça da olsa başarılı olmuşlar ve zehirli atık atılan ülkeleri ikna ederek o zehirli atıkların geri gönderilmesini sağlamışlardır. Ancak geri götürülen o zehirli atıklar henüz çevreciliğin farkına varamıyan bir başka ülkeye atılacaktır.

Hal böyle iken bizler bile çevre temizliğimizin önemini tam olarak kavrayabilmiş değiliz.
Büyük fabrikaların bir çoğunda hala arıtma tesislerinin kurulmaması, atıkların çevre akarsu ve göllere verilmesi sonucu ,orada yaşayan balıkların ölmesine, topraga gömülmesi ise bitki örtü ve yer altı sularının yok olmasına neden olmaktadır.
Yukarıda belirttiklerimizin haricinde mevcut göllerin hangi akla hizmetle olduğu bilinmez kurutularak tarım arazisi kazanılması da çevre katliamının bir başka yüzüdür.
Kurutulan göller iklim ve yer altı sular dahil olmak üzere bulundukları yöreyi çöle çevirmekte ve yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir.
Geçenlerde okuduğum bir haberde, yer altı sularının daha 25 yıl öncesine kadar 30-35 metreden çıktığı ancak günümüzde bu derinliğin 200 metrenin üzerinde olduğu belirtilmektedir.

Bizler ise ne yapıyoruz. Her işi belediyeden bekliyor ve hızla çevremizi kirletiyoruz. Öyle ki Ankara veya Arapgir ve de Ormansırtı Köyüm dahil tüm etrafımız pet şişe, naylon poşet , atık kağıt ve de cam şişe ile dolu. Bu yıl gittiğim Ormansırtı Köyü bile sanki naylon poşet ve pet şişelerle çevrilmiş ,köy içi ve çevresi tamamen bunlarla dolmuştur.
Bunların toplanarak yakınlarda bulunan bir çukura doldurulup üzerinin toprakla kapatılması dahi yeterli olamamakta ve buralardan uçuşan poşetler bu kez o dağları kirletmektedir.

Kanımca bu tür çöplerin en uygun bir şekilde imhası, yakmak suretiyledir. Türkün aklı gözündedir misali Ankara’da bulunan 2 arkadaşımla birlikte çöplerini bu tür yöntemle yakan bir yakın kooperatife gittik. Ankara yakınlarında 60 adet hafta sonu evinden oluşan bu site; taştan yapılan çöp fırınında çöpleri yaktıklarını ve 10 yakıştan sonra küllerin ancak bir varili dahi doldurmadığını,yakınlardaki bir çukura dökülen bu küllerinde, çevreyi kirletmediğini bizzat gözlemledik. İnşallah bu gözlemlediğimiz çöp imha fırınını en kısa zamanda Ormansırtı Köyümüze yapmak istiyoruz.
Bir başka dileğimizde, bu yazımızın ulaştığı herkesin ve yetkilinin bunu çevrelerinde uygulamaya koyması ve desteklemesidir. Tabi bizlerinde buna uyarak, çöplerimizi çöp imha fırınına götürmesi, mümkünse bu işlemi evimizin sobası dahil olmak üzere her zaman ve her yerde yapması, cam şişeleri kırmadan bir yerde toplayarak geri dönüşümünü sağlamaktır. Bunun için de belediyelerin veya müteşebbislerin “geri dönüşüm fabrikaları kurmaları veya teşvik edilmeleridir. Hatta köylerden, kazalardan toplanan camlar, plastik atıklar ve kağıtlar başka yerlerde bulunan geri dönüşüm fabrikalarına dahi satılıp, hem çöpün imhası hem de para kazanılması suretiyle iki yönlü kazanç sağlanabilinir.

Mehmet GEDİKÖZER

KADINLAR GÜNÜNDEKİ DUYGULARIM

GERÇEK SAVAŞ

Kurtuluş Savaşımızdaki; Şehitlerimiz, Gazilerimiz, Analarımız, Bacılarımız; Allah sizlere rahmet eylesin. Binbir fedakarlıklarla bizlere bu cennet vatanı bıraktınız.

Yedi cephede savaşmak için evini, ocağını, işini, anne ve babasını, karısını, kundaktaki çocuğunu,yavuklusunu bırakıp vatanını kurtarmak için cepheye giden
Yiğitlerimiz, bizler size minnettarız.

Analarımız, sizler oğullarınızı, kocalarınızı babalarınızı,kardeşlerinizi, yavuklunuzu cepheye gönderdiniz. Tüm ailenizin yükünü yokluk içinde üstlendiniz. Ne yediniz ? Ne içtiniz ? Köylerdeki kadınlarımız kucaklarındaki küçük çocuklarla, bir dönümü bile bulmayan topraklara ektiğiniz ekinlerden ve meyve ağaçlarının meyvelerinden ( o da yazın) başka bir şey yiyemediniz. Biliyorum sizler, kendiniz için değil kucağınızdaki yavrularınız için üzüldünüz.

Çoğunuz savaş sonunda şehit karısı olarak dul kaldınız. Bir daha da evlenmediniz. Köy gibi yerde, elde yok, üstte yok, başta yok, aç sefil gezdiniz. Bir gelirinizde yok iken, yemediniz, çocuklarınıza yedirdiniz. Giymediniz, çocuklarınıza giydirdiniz. Onları o yokluk içinde bu vatan için yetiştirdiniz.


Bizim savaşımız yalnız cephede değil cephe gerisinde de yaşandı. Cephede elbise ve günde bir öğünde olsa yemek verildi. Oysa cephe gerisinde, o da, bir çok zamanlar yok idi .Çoğu zaman yazları ot ile yemek pişirildi. Kışları ise tencere içindeki su da taş pişirilip çocuklar avutuldu.

Kolay değildi o günler kolay değildi,
Ne düşman karşısında, ne de açlıktan boynumuz eğildi,
Dimdikti o başlar dimdik,
İşte o günlerden, bu günlere geldik.


Tüm bu nedenden dolayı ben derim ki; cephedeki yiğitlerimiz kadar gerideki analarımız ve bacılarımız da şehit ve gazidirler.

Allah, Onlardan razı olsun.
Kadınlar günü kutlu olsun.

Mehmet GEDİKÖZER

01 Ağustos 2007

ATIK SU ARITMA TESİSLERİNİN ÖNEMİ

Dün Ankara Belediye Başkanı , küresel ısınma nedeniyle kuruyan barajlardan Ankara’ya iki günde bir su verileceğini televizyonda 2 saat partisinin propagandasını yaptıktan sonra söyledi. Kızılırmak’tan su getirme projelerinden bahseden belediye başkanının günlük sorunları yap boz şeklinde çözme yanlısı olduğunu gördüm.
Nasıl ki Eskişehir yolunu tam 4 sefer yapıp bozdu. Sonrada metro getiriyorum diyerek tekrar seçildi. Seçildiğinin ertesinde ise metro tünellerinin yapılmasına karşılık ray ve elektrifikasyon işlemlerini için para olmadığını belirterek, Bakanlar Kurulundan para isteyerek, para verirlerse bitiririz demesi plansız ve programsız iş yapıldığının en belirgin bir göstergesidir.
Şimdi de kalkmış asıl görevi Ankara’nın su ve kanalizasyon işi olan ancak bu iş yerine yol, köprü, bina v.s işleri danışıklı olarak alıp yandaş firmalara ihalesiz peşkeş çeken ASKİ firması ile Kızılırmak’tan Ankara’ya su getirecekmiş. Köylüler bu girişimi engellemek için dava açmışlar ve güya bu çalışmaları durdurmuşlar. Şimdi bu davanın sonuçlanması bekleniyormuş. Hani bir ata sözü vardır. Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü çıkarmış. Kaldı ki Kızılırmak üzerinde bulunan bir çok fabrikanın kimyasal atıklarını da taşıdığı için bunların arıtılması pek sağlıklı olamıyacak. Bizzat belediye yetkilileri bile Demetevler’deki arıtma tesislerinin bu suyu arıtacak yeterlikte olmadığını belirtmişlerdir.
Ankara’nın kanalizasyonu ise, maalesef ayrı bir kanal yerine ; İncesu, Hatip Çayı ve Ankara Çayına katılarak ta Sakarya nehrine dökülmektedir. Sakarya Nehrinide kirleten bu durumdan Allahtan ki Esenkent’e yapılan atık su arıtma tesisleri ile kurtulunmuştur.
Şimdi Ankara’da su sıkıntısı nedeniyle içme suyunun 2 günlük aralıklarla verilmesi, sulama sularının yasaklanarak yalnızca belediyenin Ankara’da abartısız açtığı yüzlerce derin kuyulardan çekilen sularla ancak tankerle sulanacagının ilan edilmesi; Ankara’da bir çok kamu kurum ve evlerin bahçelerinin kurumasına neden olmuştur. Belediye kuyulardan çektiği sularla da yeşil alan ve parkları sulamaktadır.
Şimdi egri oturalım dogru konuşalım. Yer altından bu kadar çok su çekmek akıllıca bir şey midir. Bir deprem kuşağı üzerinde bulunan Ankara’nın altının boşaltılması halinde en ufak bir sarsıntıda büyük göçük ve hasar olmaması mümkün müdür? Bu konuda belediye’nin veya jeoloji mühendisleri ile deprem uzmanlarının görüşleri alınmış mıdır?

Yine bir husus daha, Oturduğum Konutkent 2 sitesinde arıtma tesisi var. Tüm atık sular arıtılarak yeşil sahaların sulanmasında kullanılıyor. Hemen her gün fıskiyeler çalışarak çimleri ve ağaçları sulamaktadırlar. Etraftaki sararmış ve kurumuş bitkilerin yanında Konutkent 2 gerçekten çöldeki bir vaha gibi görünüyor. Ayrıca bu arıtma tesisi ile sularımız şehir kanalizasyonuna arıtılmış olarak verildiği için kullanılan su bedelinin % 50 tutarındaki atık su bedeli de ödenmiyor. Şimdi basit bir hesap yapalım. Arıtma tesisi nedeniyle ne kadar su parası ödeyeceğiz. En basit bir hesapla % 50 tutarındaki atık su bedeli ödenmeyecek yani su faturası yarı yarıya ucuz olacak derseniz yanılırsınız. Zira bu sefer atık su ile sulanan yeşil alan, içme suyu ile sulanacağından bu bedelinde faturaya yansıması olmayacak ve su bedeli daha da az gelecektir. Bu benim evdeki hesabım. Çarşıda nasıl olur bilemem.
Şimdi gelelim işin daha büyük boyutuna; hani yukarıda bahsetmiştik ya; Esenkentteki arıtma tesisinden. Biz o suyu diğer temiz sularla birlikte neden göl ve denizlere akıtıyoruz? O arıtılmış suları tekrar, geldikleri şehrin büyük havuzlarına alıp, yeraltından su çekip altımızı oyacağımıza, havuzlardaki bu su, tankerler aracılığı veya özel borularla şehrin yeşil alanlarını sulayabilir. Bu durumda buraların şebeke suyu ile sulanmaması da, kullanılan temiz su miktarını arttıracaktır kanısındayım. Tabi bu önerim yalnız Ankara için değil tüm yerleşim yerleri ve siteler içinde söz konusudur.

Oldum olası denizlere dökülen nehir sularımıza acırım. Zira o nehrin suyundan yeterince yararlanmadığımız kanısındayım. Urfa tünelleri ile Harran ovasını sulayan devletimiz acaba aynı şekilde Konya ovasını, Haymana ovasını sulayamaz mı?
Kanımca sulayamaz. Zira değil bu sulamayı yapmak, mevcut nehir ve göllerin kurumasına, kirlenmesine mani olamamakta hatta göz yummaktadır. Çok değil bu konulardaki kanunları uygulasa yeter. Ama bu kanunları uygulamak yerine suçluların affı yoluna gitmektedirler. Ama, Ormanlarımız ve 2/B başlıklı yazımda da belirttiğim üzere; yalnız Türk askerine arkadan kurşun sıkmak veya yola mayın döşemek demek değil, varlıklarımıza sahip çıkmamak ve onları korumamak da vatan hainliğidir bence.