Mehmet Gedikozer

Dostlarla yuzyuze olmasa da sohbet etmek iyi birsey olsa gerek. Siirlerimizle, makalelerimizle, hikayelerimizle, fikralarimizla, dertlerimizle, sevinclerimizle gelin bir araya gelelim.

Fotoğrafım
Ad:
Konum: Ankara, Türkiye

1949 yilinda Ankara'da dogdum, aslen Arapgir'liyim. AITIA'yi bitirdikten sonra Emlak Bankasi mufettislik ve mudurlugunden 2001 yilinda emekli oldum. 1991 yilinda, Turkiye Infertilite Vakfi'ni Prof. Dr. Mulazim Yildirim ile birlikte kurdum. 1996 yilinda Anadolu Denizcilik Kulubu'nun kuruculari arasinda ve yonetim kurulunda yer aldim. 2000 yilinda koyumun ve koylumun kalkinmasi icin Ormansirti Koyu Kalkindirma Dernegi'ni kurdum. Koylulerimi kaynastirmak icin geceler duzenledim, bultenler cikardim, bultenlerde yazi ve hikayeler yayinladim.

27 Eylül 2007

LAİKLİK ÜZERİNE

LAİK’misin yoksa MÜSLÜMAN’mısın ?


Son günlerde bazı Müslümanlık taslayan kesimlerin sık sık sordukları bir soru altında yatan gizli tuzağın farkında mısınız bilemem ama ben şahsen bu sorunun sorulmasından çok rahatsız oluyorum. Sanki laik olan bir kişi Müslüman olmayıp dinsiz bir kişi havası verilmek isteniyor. Bu da bir çok konuda olduğu gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kişiler tarafından yalan yanlış kullanılarak durgun sular bulandırılıyor. Ne demek laiklik? Dinsizlik mi? Haşa dinsizlik demek değil, sadece din ve devlet işlerinin karıştırılmaması demek o kadar. Hatta laik olan kişi pek tabiidir ki dinli bir kişidir. Bu kişi Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist hatta Ateist dahi olabilir. Önemli olan inanmış olduğu dinin gereklerini devlet işlerinde kullanmamasıdır. Devlet işlerinin çoğu zaten dinin şartlarına aykırı değildir. Ancak yine de çakışan bazı hükümlerin devlet kanunlarına uygun uygulanmasıdır. Mesela miras konusunda kadın ve erkeklerin eşit pay alması Medeni Kanunda belirtilmişse de, Kuran da kadınların erkeklere oranla yarı yarıya az oranda miras alacakları belirtilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok konularda devletin işleyiş ve devamı için çakışan konularda devletin kanunlarının uygulanması ve bu uygulamayı kendi inanışı ile bağdaştırmayan kişi laiktir.
Akademide okurken Ekonomi dersimize gelen rahmetli hocamız Lütfullah Tenker bir ders sırasında Laik’liğin bazı kişilerce istismar edilerek dinsizlik anlamına geldiğini sık sık söylediğinden bahisle bununda Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde teyid edildiğini belirtmiş ve devamla; “ancak, bu ifadenin o yıllarda Türkçe olan bazı kelimeler üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılmasına bağlamıştır. Sonrada bize misaller vermeye başlamış idi. İlmi, siyasi, iktisadi, dini, gibi bir çok kavramlarda yer alan son harfteki i üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılıp i ile yazılması laiklik tanımında dini olmayan (İnceltme işaretli) bir kelimeyi dini olmayan şekline dönüştürmektedir ki bu da kelime oyunlarını çok seven kişilerce, amaçları doğrultusunda kullanılmaktadır” demişti.
Bende uzun yıllar memurluk yaptım. Allaha şükür kendime göre de inancım tamdır. Görev yaptığım sürede de mevzuat ve kanun hükümlerine uymaya elimden geldiği ölçüde uydum. Yani bankada çalıştığım sürede kredilerden faiz aldım ve mevduatlara faiz verdim. Bunun gibi bir çok işlemleri yapmam belki dini ( son i inceltme işaretli) hükümlere uygun değil ama yasal ve mevzuat hükümlerine uygun. Şimdi ben bu durumda dinsiz miyim? Eğer dinsizsin diye düşünenler varsa onlarla bu konuda sonuna kadar, bu konuyu tartışmaya hazırım. Ne demek laik’sen dinsizsin demek. Benim inancım hakkında Allah’tan başka kimse beni yargılıyamaz. Ama burada maksat bir takım kişilerin, bir takım kişiler üzerinde din duygularından dolayı baskı kurarak onları yanlış yönlendirmek istemesidir. Bu tür soru soranlara verilecek en güzel cevap, Müslüman laikim, Hıristiyan laikim veya hangi dinde ise önce onu belirtip sonrada laikim demesidir. Yoksa ya Müslümansın ya da laiksin demelerine karşı da laikliğin dinsizlik olmadığını ve bu şekil tanımlanmasının da en çok dinimize zarar verdiğinin bilinmesi karşıdaki kişiye anlatılmalıdır.

ARAP ALFABESİ ÜZERİNE

ARAP ALFABESİ İLE OSMANLICA, BİLİNMELİ Mİ ?


2005 yılında kızımın yanına Seattle’ye gittim. Orada televizyon seyrederken gördüğüm bir belgesel dikkatimi çekti. Kızımdan bana konuşmaları tercüme etmesini istedim. O da bana tabiri caiz ise anında tercüme ederek konuşmaları aktardı. Filmde, bir araştırmacı, Seattle’nin batı kıyılarında denizden yaklaşık 10 km içerde ve herhalde 25 metre yükseklikteki bir toprakta bulduğu deniz canlıları fosillerini kameraya göstererek çok yıllar önceden gelen bir kızılderi efsanesindeki deniz sularının kabarmasından bahsederek bunun bir tusunami olması olasılığının araştırdığını belirtti. ABD (Waşington eyaleti) devlet kayıtlarında o zamana ait bir kayıt olmaması nedeniyle bir belge bulamadığını ancak, bu tusunaminin Pasifik okyanusunda olması nedeniyle karşı kıyıya da etkili olabileceğini sandığını ve karşı kıyıda da Japonya’nın olduğunu belirterek konunun oradan da araştırılması gerektiğini söyledi. Bunun içinde Japonya’daki bir üniversitenin öğretim görevlisi ile görüşerek konunun eldeki bulgularla incelenmesini istedi. Japon bilim adamı da devlet arşivlerine giderek 1600 lü yıllara ait bir belgede deniz kabarmasında bahsedildiğini bulup belgeyi Amerikalı meslektaşına gönderdi.
E peki ne var bunda derseniz, haklısınız haklısınız ama ben elimdeki babama ait, eski yazı ile yazılmış bir tapunun nereye ait olduğunu bilemiyor isem orada biraz düşünmem gerekiyor. Çok değil 80 yıl öncesinin belgesini ben anlayamıyorsam bir çok kişide anlayamaz diyorum.
Tabi bunun için benim arap alfabesini bilmem gerekiyor. Osmanlıca demiyorum. Zira Osmanlıca yıllardır konuştuğumuz dil. Ama yazı farklı. Dolayısıyla sözle anlaştığım kişi ile yazılı olarak anlaşamıyorum. Eh söz uçar belge kalır misali benim belgeyi de okumam için arap alfabesini bilmem gerekir sözümü konuştuğum aydın bir ilahiyat mezunu arkadaşım;”Yani dedi bunu ben söylesem yanlış anlaşılır ama sen söylüyorsan dedi üzerinde düşünmek gerekir.”
Kimse kendi tarihini inkar etmemeli. Değil 80 sene 300 sene önceki yazılı belgeleri de rahatlıkla okuyup anlamalı ve değerlendirmeli. Ermeni Soykırımı deniliyor. Oysa büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla asıl soykırımını Ermeniler yapmış. Bu o zamanki belgelerde de var. Ama bir çok kişi arap alfabesini bilmediği için bu belgeleri inceleyip bir araştırma yapamıyor. Yapanlar da bu konuda yetersiz kalıyor kanısındayım.
Şimdi düşünüyorum da dünyada herhalde bizden başka bir ülke yoktur ki 100 yıl öncesinin belgelerini okuyamasın. Sakın bu anlattıklarımla benim harf devrimine karşı olduğum sanılmasın. Atatürk’ün yaptığı tüm devrimlerin sonuna kadar arkasındayım. Dileğim, Almanca, İngilizce, Fransızca hatta İspanyolca dillerinin önemi kadar, Arapça demiyorum ama arap alfabesinin de kendi geçmişimizi tanımamız için çok önemli olduğunun bilinmesidir.
O zaman kendi ozanlarımızın, yazarlarımızın, tarihimizin, kültürümüzün ve belgelerimizin daha iyi anlaşılır olması mümkün olacaktır. Bunun içinde okullarda arap alfabesinin hiç olmazsa seçmeli ders olarak okutulmasında şahsen ben yarar görmekteyim. Bu görüşümde de bir takım dinci görüşlerin hiçbir etkisinin olmadığı da bilinmelidir.

25 Eylül 2007

SİLAHSIZ SOYGUN

Geçenlerde bir akşam Konutkent yakınlarındaki bir sitede oturan arkadaşlarımızın bahçelerinde mangala davetli idik. Bizimle beraber yıllardır Mali Müşavirlik yapan bir arkadaşımızda mangala davetliydi.
Nefis köfte ve yemeklerden sonra hiç kimsenin canı masadan kalkmak istemediğinden masa başı sohbeti yapıyorduk. Söz döndü dolaştı ve Adana Büyükşehir Belediyesinin yeşil alan ve parkları kendi elemanları ile değil de ihale yolu ile firmalara yaptırdığına geldi.
Adana Büyükşehir Belediyesi bu alanların sulama ve tanzimini ihale ettiği firma, işini çok iyi ve hakkıyla yapıyormuş, yapıyormuş ama diyelim 500 kişi çalıştırdığı halde 25 kişilik bir SSK bildirgesi veriyormuş. Aradaki 475 kişi ise hiçbir varlığı ve belki de şirketinden haberi olmayan bir kişinin şirketinde görülüyormuş. Tabi bu kişi o 475 kişiyi sigorta ettirmiş ama primlerini ve muhtasar beyannamelerini hiç yatırmamış. Bu işlem yıllardır bu şekilde yürüyormuş. Çalışan işçiler, Bağ-Kur’daki gibi prim borçları olduğunda doktora gidilememesine karşın, burada çok rahatlıkla doktora sevk alıp tedavilerini de yaptırmaktalarmış. Vergi Dairesi ve Sigorta Müdürlüğü ise tüm uğraşılarına karşın bir türlü alacaklarını tahsil edememektelermiş.
Adana Büyükşehir Belediyesi ise, konuya son derece duyarsız ve işi ihale ettiği firmaya hak edişlerini tıkır tıkır ödemekteymiş.
Peki ne var bunda diyeceksiniz. Ne yok ki; bir kere o 475 kişi bir kuruş para ödemeden senin benim hakkımı kullanıp tedavi ve ilaç alıyor. Eee ne var peki bunda da derseniz, el insaf yahu. Benim o gariban işçi ile ne alıp veremediğim olur. Burada değinmek istediğim önemli husus ; hani belediyeden o ihaleyi alan büyük firma var ya. İşte o firma, o işi 500 kişi ile yaparken 25 kişiyi sigortaya ve Maliyeye bildiriyor ve onların vergi ve SSK primlerini muntazaman ödüyor. Ama geri kalan 475 kişiyi ise, ya yanında çalıştırdığı ya da bir sebeble adına şirket kurdurduğu kişinin şirketinde sigortalı göstermektedir. Tabi bu kişinin de vergi ve sigortayı yatırmasını beklemek safdillik olmaktadır. Dolayıyla bu 475 kişinin vergi ve SSK primi ana firma için haksız kazanç ve dolayısıyla da haksız rekabet olmaktadır. Bu olayda Büyükşehir Belediyesinin haberinin olmaması ve masum olması mümkün değildir.
Peki Maliye ve SSK ne yapmalıdır derseniz; kanımca bu tür işlemlerin önüne geçmek için sözleşmeyi iyi incelemek gerekir. Sözleşmede yoksa bile basiretli bir işverenin hakediş öderken yapacağı basit bir inceleme ile işçi üçretlerinden firmanın ve taşeron firmanın vergi ve sigorta borcunun olup olmadığı kolaylıkla saptanabilir. Ona göre de hakedişi ödenebilir. Tabi bu tip işlemlerde Belediye yetkililerinin de mali sorumluluklarını sözleşmeye ilave etmekte fayda vardır.
Yukarıda belirttiğimiz olayın ciddi bir şekilde, savcılık, maliye ve SSK müfettişlerince soruşturularak olayın idari , mali ve adli bir rapora bağlanarak sorumlularının cezalandırılması, benzer olayların devam etmesini ve teşvikini önler kanısındayım.