Mehmet Gedikozer

Dostlarla yuzyuze olmasa da sohbet etmek iyi birsey olsa gerek. Siirlerimizle, makalelerimizle, hikayelerimizle, fikralarimizla, dertlerimizle, sevinclerimizle gelin bir araya gelelim.

Fotoğrafım
Ad:
Konum: Ankara, Türkiye

1949 yilinda Ankara'da dogdum, aslen Arapgir'liyim. AITIA'yi bitirdikten sonra Emlak Bankasi mufettislik ve mudurlugunden 2001 yilinda emekli oldum. 1991 yilinda, Turkiye Infertilite Vakfi'ni Prof. Dr. Mulazim Yildirim ile birlikte kurdum. 1996 yilinda Anadolu Denizcilik Kulubu'nun kuruculari arasinda ve yonetim kurulunda yer aldim. 2000 yilinda koyumun ve koylumun kalkinmasi icin Ormansirti Koyu Kalkindirma Dernegi'ni kurdum. Koylulerimi kaynastirmak icin geceler duzenledim, bultenler cikardim, bultenlerde yazi ve hikayeler yayinladim.

18 Mart 2013

SEN HERKESİ KÖR, ALEMİ SERSEM Mİ SANIRSIN

Bu gün Ergenekon davasında savcı iddianamesini açıkladı ve askere, gazetecilere, siyasetciler ile bilim adamlarına ağırlaştırılmış müebbet hapis istedi Allahtan ki idam cezası kaldırıldı. Yoksa bu savcı bu kişilere idam talebinde bulunacaktı.


Konuştuğum herkes ergenekon davasının tamamen siyasi bir dava olduğunu ve bu gün iktidarda bulunanların zamanında şu veya bu nedenlerle yandaşlarına karşı olan bu kişileri çeşitli bahanelerle, gizli ve yalancı tanıklarla tutuklattığını belirtiyor. Bende aynı kanaatteyim. Bu gün nasıl PKK elinde tutuklu olup serbest bırakılan Kaymakam adayı, polis ve askerler PKK elinde esir idiyseler aynı şekilde başta komutanlarımız olmak üzere tüm tutuklular bu iktidarın esiridirler. Kimse bağımsız yargı falan demesin. Bu gün Ergenekon Davası, Balyoz davası, İzmir’deki casusluk davası, Deniz Feneri davası tamamen siyasi davadır. Yargı , siyasetcilerin ve okyanus ötesindekilerin talimatları doğrultusunda karar vermekte ve uzun tutuklulukları ceza şekline dönüştürmektedir.

Nasıl ki Yozgat Boğazlayan Kaymakamını yargılayan Mahkeme bu gün adaletin, insanlığın ve türklüğün utanç kaynağı ise yarın da bu mahkemelerin kararları utanç kaynağı olacaktır.

Yazımızın başlığındaki Ziya Paşa’nın meşhur beyitini çoğu zaman kendisini çok akıllı ve karşısındakinin bir şey bilmediğini sananlara karşı kullanırım. Ziya Paşa bu beyitini boşuna söylememiş.

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun

Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın

Tüm bu tertiplerin nedeni, geçmişle hesaplaşmak ve gelecekte yapılacak bir çok hareket karşısında karşı çıkmayı önlemektir.Bir iki örnek vermek gerekirse; zamanında okula türbanlı almayan İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaoğlu’uın bu gün sudan bahanelerle olmayan suçlamalarla ağırlaştırılmış müebbet istenmesinin nedeni nedir? Bilmiyoruz mu sanki! Yine emekli ve muvazzaf kara, hava ve deniz kuvvetlerimizin komutanlarının tutuklanıp, esir edilmesi, terfilerinin önlenerek yandaşların terfi ettirilmesi ve ordu düzeninin bozulması ile silahlı kuvvetlerimizin zayıflatılması sonucu yakında ABD tarafından bize ihale edilerek çıkartılacak olan Suriye, Irak ve İran savaşlarında zayıflatılmış ve bölünmüş Türkiye; Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirildikten sonra bir kenara atılacak ve etkinliğini yitirecektir. Dikkat edilirse gerek Arap Baharı denilen tertiplerde ABD Irak’ta yaptığı gibi doğrudan müdahale etmeyip bu işi Avrupalı müttefiklerine ve yandaş arap ülkelerine ihale etmiş ve onları maşa olarak kullanmıştır.



Başbakan bu gün Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’e esip gürlüyor. Onu katliam yapmakla, diktatör olmakla suçluyor. Devrilmesi için elinden gelen herşeyi yapıyor. Muhalif dediği isyancılara her türlü yardımı yaptığı gibi sınırlarımızı açıp oralara militan gitmesine dahi göz yumuyor. Muhaliflerin yaptığı vahşet ve katliamlardan hiç bahsedilmeyip Suriye meşru ordusunun yaptığı her hareket abartılarak katliam gibi bizlere haber olarak veriliyor.Irak’ta muhalif lider İstanbul’da ağırlanıp korunuyor, İran’a karşı füzesavar radarlar kurduk. Ne hikmetse İran’dan gelecek füzeler için Suriye sınırına Füzesavar bataryalar yerleştirdik. Ne demek bunlar. Yarın aynı şeyin diğer devletlerce bize de uygulanacağın nedense bilincinde değiliz. Ne oldu da birden Suriye, Irak ve İranla kötü olduk.Elbette bir nedeni var.Var da biz buna niye alet oluyoruz.Tamam Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde de belirttiği gibi yoksa :

     ‘İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili       olabilirler.

     Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

     Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler.

     Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler.

Sözleri gerçek mi oluyor yoksa!

Yarın olası bir Suriye, Irak , İran ve Bölücülerle muhtemel savaşta ; zayıflatılmış ve moralsiz Silahlı Kuvvetlerimizin kesin sonuç alamıyarak yıpranıp, Türkiye’nin diğer ortadoğu devletleriyle birlikte , lider değil ABD’ye tabî devlet olması kaçınılmazdır.

Bu da enerji kaynaklarının üzerinde olan ancak bundan yararlanamayan devletlerin, büyük devletlerin sömürgesi olması sonucunu doğuracaktır.

Tüm bunları düşününce, sanki tığ ile iğne ile çok ince birşeylerin örüldüğü ve bu Ergenekon, Balyoz, Fuhuş, Deniz Feneri davaları ile Yargıtay, HSYK, İlçe Belediyelerinin bölünmesi hatta özelleştirmelerin bile Türkiye’nin , silahlı kuvvetlerinin, üniversitelerinin amaçlarına uydurulmasının bir parçasının olduğu kanısındayım. Buna da galiba bazıları ,bir kaç kemik uğruna yardım ediyorlar.

Ama Atatürk’ün yine aynı hitabesindeki son cümle ;

       Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait  içinde    dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!

       Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

Tek tesellimiz oluyor

11 Kasım 2012

SİLİVRİ MAHKEMELERİ - MUSTAFA BALBAY'DAN ALINTI

Ergenekon davasında 18 Eylül Salı günü yaşananlar, yargılamanın geldiği noktanın özetiydi. O gün duruşma salonundaki koşullar bir doz daha ağırlaştırıldı; sanıklarla avukatlarının birbirlerine dilekçe dahil hiçbir yazılı kâğıt veremeyecekleri, bunun önce hâkim tarafından görüleceği daha sonra taraflara iletilebileceği bildirildi. Savunma hakkının giderek kısıtlandığı, yargılamanın adeta işkenceye döndüğü bir ortamda böylesi bir uygulamaya neden gerek görüldüğünü mahkeme başkanına sormak istedim. Bunun için duruşmanın öğleden sonraki bölümünde elimi kaldırdım ve söz istedim. Başkan vermeyeceğini söyledi. Ben de neden söz istediğimi anlatmaya çalıştım. Şöyle dedim: “Sayın başkan, artık talep konuşmaları yaptırmıyorsunuz, usul hakkında kimseye söz vermiyorsunuz. Avukatlarımızla araya fiziki mesafe koydunuz. Bugün de avukatlarımızla diyaloğumuzu kısıtladınız. Bunların hangi yasada yeri var?” Bu durum elbette tüm sanıklar için geçerli. Onlar da söz hakkı isteyip haksızlığı, hukuksuzluğu dile getirmek istedi. Bunun üzerine mahkeme başkanı oturuma ara vererek heyetle birlikte salondan ayrıldı. *** Heyet salonu terk ederken ben ve kimi sanıklar hâlâ salondaydık. O sırada duruşma savcısı Mehmet Ali Pekgüzel bana döndü ve şöyle dedi: “Sayın Balbay, başkan sözlü bir talep istemiyor. Siz de yazılı bir dilekçe verin, söz hakkını öyle isteyin.” Bir şekilde yaşadığımız hukuksuzluğu mahkeme heyetine anlatmak, sadece bugün değil gelecek için kayda geçirmek istiyordum. Bir dilekçe yazdım, mübaşir Hasan Bey aracılığıyla mahkeme başkanına ilettim. Mahkeme, oturumu o gün dinlenecek tanığın da istemi doğrultusunda sanıksız sürdürdü. Akşamüstü 17.30 sıralarında hepimiz salona alındık. Mahkeme başkanı kararları yüzümüze okudu. Benim “suçlarım” arasında duruşma salonunu “terk etmek” de var. Oysa kamera kayıtları ortada, her şey yukarıda aktardığım gibi gelişti. Ben salondaydım. Protesto amaçlı salondan ayrılma da olmadı. Duruşma salonunda iki metre tepemizde onlarca mikrofon sarkıyor, duruşmanın her anı kamerayla kaydediliyor. Yani ses ve görüntüyü birleştirmek mümkün. Gazeteciler, avukatlar, izleyiciler salonda. Böylesine çok kayıtlı ve tanıklı bir durumda bile heyet, gerçeğe aykırı saptamalar yapıyorsa, yargılamanın nasıl yapıldığı yorumunu okura bırakıyorum. *** Ergenekon davasında gelinen noktayı madde madde paylaşmak istiyorum. 1- Dava herkesin gözü önünde, açık yargılama ile devam ediyor gibi görünüyor ama aslında dava unutuldu. 7 bin sayfalık 20 iddianamenin birleştiği davada duruşma günü hangi tanık gelmişse, onun söyledikleri bir parça haber oluyor, o kadar. Dava, dava olmaktan çıktı. Tutulduğu yerden şekillenen, tarifi olanaksız bir yapıya dönüştü. 2- Özel yetkili mahkemeler (ÖYM) ellerindeki dosyaları bitirdikten sonra kapatılacak. Bir başka deyimle, en kabarık ve karmaşık dosya olması dikkate alınırsa, ÖYM’lerin ömrü Ergenekon davaları kadar. Sözüm ona, asrın davasına tasfiye halindeki mahkeme bakıyor. Hiçbir hukuk devletinde böyle bir uygulama olmaz. 3- Ellerindeki dosyalarla kaderi birleşmiş olan bu mahkemeler kendilerini adeta Meclis’in çıkardığı yasalardan bağımsız hissediyorlar. Kendi usullerini kendileri üretiyorlar. Kendilerinde, kendilerine yetki verme hakkı görüyorlar. Bu uygulama Türkiye tarihinin en karanlık günlerinde bile yoktu. 4- Meclis’ten geçen 3. yargı paketiyle tutukluluğa devam kararlarının daha zor alınacağı, mahkemelerin tutukluluk gerekçelerini her sanık için ayrı ayrı açıklamak zorunda olacağı belirtilmişti. Silivri tam tersini yaptı, tutukluluğa devamı kolaylaştırdı. 3. yargı paketinden önce ayda bir kez sanıklara söz hakkı veriliyordu. Tutukluluğu gözden geçirme bu 15 dakikalık konuşmadan sonra oluyordu. Silivri’de bu uygulama temmuz ayından itibaren kaldırıldı. 18 Eylül günü bizlere duruşmalardan men cezası verilirken, sanıkları ve avukatlarını dinlemeden tutukluluğa da devam kararı verildi. 5- Silivri’de hukuk, yargılama yok, sadece cezalandırma var. Merak edilen tek şey verilmiş olan cezaların ne zaman açıklanacağı. Hiçbir vicdan bunu kabul edemez. Hukukun bittiği yerdeyiz. Bu zulüm devam ettiği sürece herkes tehdit altındadır. Çağrım şudur: İletişimin böylesine güçlendiği, çeşitlendiği bir ortamda herkes bu hukuksuzluğu kabul etmediğini bir başkasına iletsin. Kim bilir, belki de sayımız çoktur!
Mustafa Balbay Hukukun Bittiği Yerden Çağrı 22 Eylül 2012 Cumartesi 01:45

13 Mayıs 2012

12 EYLÜL DARBESİ ÜZERİNE BENİMDE DİYECEKLERİM VAR

Hemen tüm medyada 12 Eylül darbecileri yargılansın, Kenan Evren yargı önüne çıkarılsın diye haberler yapılmakta ve bir çok Gazetede bu linç’e uymaktadır. Ben, bu linç’e karşı olan kişi görüşlerinin, medyada pek yer almadığını izlemekteyim. Duyarlı bir vatandaş olarak şahsen ben, 12 Eylül darbesinin öncesini çok iyi bilmem nedeniyle, o darbeciler yargılanacaksa, o darbe şartlarını oluşturan siyasilerinde, öncelikle yargılanması kanısındayım. 12 Eylül 2010 referandumundan sonra 12 Eylül 1980 darbesini yapanlar yargılanmalı, diye feveran edenler acaba 12 Eylül 1980 darbesinin ne şartlarda yapıldığını biliyorlar mı? Darbeden önce Türkiye'deki tüm kurumların, Der ve Bir olarak ikiye bölündüklerini ve bu kurumun birbirleri ile kanlı bıçaklı olduklarını ve anarşi nedeniyle günde en az 25-30 kişinin öldürüldüğünü, şehirlerde,mahallelerde kurtarılmış bölgeler oluştuğunu,Halkın hava kararınca evine kapandığını, İstanbula gittiğimde Boğazdaki hemen tüm eğlence yerleri ve lokantaların havaların kararması ile, kapalı olduğunu bizzat gözlemlediğimi, can güvenliğinin olmadığını, meclisin bu bölünmeler nedeniyle iş yapamadığını, Cumhurbaşkanını bile seçemediğini, siyasilerin değil bir araya gelmesi, ayrılığı körüklemesi, hatta hiç unutmam Kenan Evren'in darbeden önce bir yurt dışı toplantıdan dönüşünde hava alanında verdiği demeçte, yurt dışında kendisine sorulan bu bölünme ve siyasilerin bir araya neden gelmediği hususlarında cevap veremeyip utandığını,Siyasilerin bir an önce anlaşıp ortamı düzeltmelerini ,dahilde ve hariçte bunun elzem olduğunu belirtmişti. şimdi ahkam kesen bir çok kişinin (siyasetci, gazeteci, öğretim görevlileri, iş adamları ve halk) o zaman (Ordu Göreve) diye askeri, darbeye davet ettiklerini;darbeden sonra da askere minnet ve bağlılıklarını ne çabuk unuttular. Hiç kimse kıvırtmasın 12 Eylül Darbesinin sebebi, şahsi ve parti çıkarlarını memleket çıkarlarının önünde gören o zamanki siyasilerdir. O günleri yaşayan bir kişi olarak herkese darbeden önceki gazeteleri bulup okumalarını öneririm. Şahsen ben, 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren ve arkadaşlarına her gün dua ediyorum. Kaldı ki o zaman darbeci dedikleriniz tarafından hukukculara yaptırılan anayasa da şimdiki gibi yoğun baskılarla da olsa % 58 değil % 90 halkın onayıyla kabul edilmiştir. Şimdi o zamanki darbeye karşı çıkanların çoğunun o zamandan kuyruk acısı vardır kanısındayım.

23 Eylül 2008

HUKUK DEVLETİ Mİ YOKSA POLİS DEVLETİ Mİ?



Unutulmamalıdır ki “Bu gün hukuku ayak altına alanlar yarın hukuka muhtaç olurlar”
Bu Ergenekon Davasının 9. dalgasında Tuncay Özkan, eski Emniyet Organize Suçlar Daire Müdürü Adil Saçan ve 8 kişi daha göz altına alındılar. Tuncay Özkan hepimizin bildiği Atatürkçü, araştırmacı gazeteci, eğilmektense kırılmayı yeğ tutan birisi. Adil Saçan ise ilk Ergenekon Soruşturmasını başlatan ve yaptığı bir çok operasyonlarla bir çok kişinin foyasını ortaya çıkaran ve çomağına taş koyan emekli emniyet müdürü.

Geçen hafta ortalarında da Sanatçı Nurseli İdiz ve Seyhan Soylu ile bir çok kişi daha göz altına alındılar. Üç gün göz altında tutulup ifade verdikten sonra Mahkemece serbest bırakıldılar. Kendileri daha sonra ne için suçlandıklarını dahi anlayamadıklarını beyan ettiler.

Daha önce de Hurşit Tolon ve Şener Eruygur Paşalar Ergenekon soruşturması kapsamında göz altına alındılar . Gözaltı sonrası, sanki adresleri yok veya kaçacaklar veyahut delilleri karartacaklarmış gibi tutuklanıp ceza evine konuldular.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perincek ve bir çok kişi de yine aynı operasyonda tutuklanıp ceza evinde yatıyorlar.
Soruşturma yaklaşık 14 aydır sürüyor. Soruşturmanın başladığı tarihten bu güne kadar bir çok kişi hala tutuklu. Mahkemece salıverilecekleri günü bekliyorlar. Ha bu arada bir kişi ölüm döşeğinde olduğu için hapiste ölmesin diye hastahaneye çıkarıldı ama ne yazık ki Hastahanede öldü. Bir başka bayan karaciğer hastası kadın ise aynı nedenlerle tahliye edildi. Şener Eruygur Paşa hapiste beyin kanaması geçirdi. Ölümle pençeleşti. O da yurt dışı yasağı konularak tahliye edildi.
Her an hepimiz Ergenekon sanığı olarak sabah 06.30 da gözaltına alınabiliriz. Bunun en güzel örneğini de Ak Parti millet vekili Kemalettin Göktaş:-“Aydın Doğan bir sabah 06.00 da elleri kelepçeli olarak götürülürse hiç şaşmam” diyerek vermiştir. Bu kendileri gibi düşünmeyen veya yaptıklarına karşı çıkanlara verilen bir gözdağıdır.

Bir TC vatandaşı olarak ben şahsen Ergenekon soruşturmasının ciddiyetinden şüpheliyim. Zira birbirine zıt o kadar kutup bir araya gelerek bir darbe yapacaklarına inanmıyorum. Harbokulundan iki yıl önce mezun olan genç teğmenler kadar ben de dahil olmak üzere bir çok kişi evde, işyerinde, köy kahvelerinde, arkadaş sohbetlerinde hükümet devirir, hükümet kurarız. Dünya politikalarını yürütürüz. Partileri, kişileri, devlet dairelerini eleştiririz. Sultan Abdülhamit’in hafiyeleri belki şimdi yok ama galiba telefon dinlemesi ve jurnalcileri var. Maazallah hükümeti eleştirdiğimiz kulaklarına gidecek olursa bakarsın bir sabah 06.30 da da biz göz altına alınırız.

Al sana gözaltına alınmak için bir bahane; Yaklaşık 14 ayı aşan bir süredir soruşturulan Ergenekon davası nedeniyle onlarca kişi aylarca hapis yatmakta ve soruşturma kapsamında binlerce gerekli gereksiz belge incelenmekte ve dosya eki oluşturmakta iken, Almanya’daki meşhur Deniz Feneri Davası 2 ay gibi kısa bir sürede 192 belge ile karara bağlandı. Asıl suçlular Türkiye’de denilen kararda da Türkiye’deki isimler telaffuz edildi.
Şimdi sorarım size, Türkiye’deki kişiler için bir soruşturma başlatıldı mı? Az evvel Star TV’de Uğur DÜNDAR, bu konuyu Ankara temsilcisi bir bayana sordu. Maalesef Sosyalist Partinin ihbarı üzerine inceleme başlatan Ankara Başsavcılığının 15 günden bu yana (Güya başsavcı Suudi Arabistan’daymış) hiçbir işlem yapmadığını belirtti.

Bu olayda hükümet ve Ak Parti de Deniz Feneri Soruşturmasının çok büyük bir tedirginlik ve korkusunu seziyorum. İşin tuhafı bağımsız yargıçlarımızda da bu konuda bir tedirginlik var. Acaba bu tedirginlikte başbakanı 1 kuruş tazminata mahkum eden hakimin aldığı ceza ve sürgünün payı var mıdır diye düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum.
Yolsuzluk, rüşvet, suiistimal, yandaşlara iş, irtikap, haksız zenginleşme gibi olayların bu dönemdeki gibi hiçbir dönemde artmadığı ve bunları dile getiren kişi, kuruluş ve medyanın polis gücüyle susturulmaya çalışılmasının adı POLİS DEVLETİ değil midir?
Bu günkü Polis Devleti, yarının tek adamlık dikta rejiminin ilk adımı değil midir?
Yazımın başında belirttiğim, “ Bu gün hukuku ayaklar altına alanlar, yarın hukuka muhtaç olurlar” sözüm yalnız siyasetçilere değil, iş adamlarına, yargı mensuplarına kısaca herkesedir.

16 Mayıs 2008

BEN ORMANSIRTI (CÜCÜGEN) KÖYÜNDENİM


“Bu yazı; M.Ferit KOTAN’ın "Sorduklarında Arapgir’liyim diyeceğim ya siz?" başlıklı yazısına cevaben yazılmıştır.”

Ankara’da 1954 yılında kurulan Arapgir Kalkındırma Derneği’nden sonra, 1954 yılının sonunda da ilk Cücügen Köyü Kalkındırma Derneği Mevlüt Ağca ve Mehmet Gümüş tarafından Ankara'da kurulmuştu.1958 yılında da İstanbul'da ayrı bir dernek Dr. Fehmi İshakoglu, Fehmi Merttürk ve Keramettin Özer tarafından kurulmuş ve 1960 ihtilalinde her ikisi de kapatılmiştır. 1960 lı yılların sonunda Ankara'da yine Cücügen Kalkınma Derneği kurulmuştur. Kuruluş amaçları hemşehrilerimiz arasındaki yardımlaşmayı ve görüşmelerini sağlamaktı. Nitekim 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar bir çok toplantılar ve birliktelikler sağlamışlarsa da ihtilalden sonra diğer dernekler gibi köyümüz derneği de kapatılmıştır.
Daha sonra bir çok dernek gerekli izinleri alarak faaliyetlerine devam etmişlerse de Cücügen köyü derneği nedendir bilinmez canlandırılmamıştır. İşte bu dönemde ben Ankara Arapgir Derneği Başkanı Sayın Ferit Kotan’ın daveti üzerine Yönetim Kuruluna seçildim. Yönetim Kurulunda bulunduğum süre içerisinde Arapgir için ekonomik bir şeylerin yapılması için bir takım önerilerde bulundum. Bunlardan örnek vermek gerekirse, Arapgir’in ürünlerinden üzüm, kayısı ve dut’un Arapgir’de işlenerek pekmez, pestil, kuru yemiş gibi hale getirilip büyük şehirlerde Arapgir Ürünü adıyla pazarlanması, Arapgirli’ye iş, köylüye para Derneğe de itibar kazandıracaktı. Bunun içinde Çarşıda tutulacak bir işyerine alınacak kazan, silindir, ocak, paketleme ünitesi gibi imalatta kullanılacak makine ve tesisler için gerekli yatırım Dernekçe karşılanıp daha sonra kazançtan amorti edilecekti. Yine köylülerden süt ürünleri olarak peynir, yağ alınacak daha sonra da yine Arapgir’de bir mandıra kurulmasına öncülük edilecekti.
Ama tam 40 yıllık ve de çok sevdiğim arkadaşım dernek başkanı Sayın Ferit Kotan’la ilk burada fikir ayrılığına düştüm. Zira O, Arapgir’de Hükümet binasının önüne bir Atatürk heykelinin dikilmesini istiyordu. Nitekim ben, bu nedenden dolayı dernek yönetimine ilk seçimde aday gösterilmedim dolayısıyla da yönetimde yer almadım. Bu konuyu iki nedenden dolayı belirtmek istedim. Birincisi Sayın Ferit Kotan, geçmişte dernek yönetiminde yer alan Cücügen’lileri sayarken benim adımı unutmuş (!) onu anımsatmak istedim. İkincisi ise, bir çok kişiden son zamanlarda sıkça duyduğum; “benim Atatürk’e (Heykele) karşı olduğum söylentisi. Valla ben yukarıda açıkça fikrimi belirttim. Elimizdeki paranın heykel yerine yöreye ekonomik bir fayda sağlayacak bir şeye yatırmanın bana daha mantıklı geldiğidir. Bu gün dahi aynı fikirdeyim. Ha ben bir şeyin altını daha çizeyim. Ulu önder Atatürk bu günleri ta o zamandan görmüş ve “Beni görmek demek ille yüzümü görmek değildir.Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter.” demiştir.

Bu arada Arapgir Postasının bu haftaki sayısında rahmetli ağabeyim Mustafa Gediközer in bu yıl ki dergimizde de yer alan “Buna Bir Çare” adlı yazısında belirttiği hususlar Sayın Ferit Kotanın da saptadıkları ile, aynıdır.
İşte biz bu yoldan hareket ederek köylülerimiz arasında birlik beraberlik dayanışma ve koordineyi sağlamak amacıyla 2001 yılında köy derneğimizi kurduk. İyi ki de kurmuşuz. Zira kurduğumuzdan bu yana her yıl geleneksel gurbet gecelerini ve bahar şenliklerini (piknik) yaptık. Buralarda bir çok köylümüz birbirini daha yakından tanıma fırsatı hatta tanışma fırsatı buldu. Köyümüzü tanıtan resimlerle Sayın Metin Emiroğlu’nun da gurur duyduğu takvimler çıkarttık. Yine kuruluşumuzdan bu yana her yıl düzenli olarak Ormansırtı Köyü Bülteni adı altında bir dergi çıkarttık. Tüm Türkiye’deki köylülerimizi kapsayan telefon rehberimizi yine 2006 da köylülerimize dağıttık. Hastalarımıza Ankara’da yardımcı olup ziyaretlerine gittik. Ölümlerinde onların yine yanlarında onlarla beraber ağladık. İşsizlerimize iş konularında yardımcı olmaya çalıştık. Köyümüzün su sorununa ilişkin olarak gerekli yardım ve girişimlerde bulunduk. Bir çok projeler hazırladık.
İlk gecemize Ankara Arapgir Kalkınma Derneği Başkanı Sayın Ferit Kotanı davet ettik. Sağ olsun bizi kırmadı ve geldi. Gecede güzel sunumlar yaptı. Bizi mutlu ve umutlu kıldı. Ertesi yıl ise davetimizi ‘Ben ilke olarak köy derneklerinin gecelerine karşıyım. Zira bu gecelere gelenler daha sonra bizim gecelerimize gelmiyorlar gelseler bile bizim gecelerde yeterli ölçüde bağışta bulunmuyorlar’ diyerek gecelerin yalnızca para toplama aracı olarak gördüğünü itiraf etmiştir. Oysa biz dernek olarak gecelerimizi maliyet fiyatlarına yaptığımız için iştirak fazla olduğu gibi zararına yapıyoruz. Keza pikniklerimizde derneğimize en az 500 YTL ‘ye mal oluyor. Biz son üç gecemizde”de hiç para toplamadık. Bizim en büyük kazancımız birlikteliğimizin cami avlusunda değil her zaman olmasıdır. Gecelerimizde kar amacının olmaması ve eğlenmeye gelenleri rahatsız edecek ölçüde para toplanmaması, haliyle iştiraki de arttırmakta ve tüm köylülerimizin de içtenlikle katılımını sağlamaktadır.

Yine Sayın Ferit Kotan’la ayrı düştüğüm bir hususta köy dernekleri konusudur. Şahsen ben köy derneklerinin kurulmasından yanayım. Malatya kalp ise Kazaları ana damarlar, köyler ise kılcal damarlardır. Kalbin pompaladığı kanı ana damarlar bir yere kadar taşır. Kılcal damarlar ise o kanı en ufak organımıza dahi ulaştırır. Bu gün İstanbul’da bir Arapgir Derneği ve 20 köy derneği vardır. O köy derneklerinin ana derneğe çok faydası olduğu kanısındayım. Biz Ankara da kurulacak diğer köy dernekleri ile beraber ana derneğimiz olan Arapgir’e her ay belli bir para ödemeyi Sayın Ferit Kotan’a teklif ettik ama belirttiğimiz nedenlerden dolayı kabul ettiremedik. Kaldı ki o köy derneklerinin üyeleri dernek lokalini doldurabilecektir.Üyenin gelmediği lokal eninde sonunda kapanmaya mahkumdur.

Ankara da hemen her an bir Arapgir köylüsü ölüyor. Hangi cenazeye Arapgir derneğinden bir kişi geliyor. O köylülerin sıkıntılarını hangisi biliyor. Ama bir köy derneği olsa o dernek aracılığı ile gerekenler yapılır ve ana derneğe bilgi verilir. Dolayısıyla da ana derneğin yapamadıklarını köy derneği yaptığı için ana derneğin yükü azalır. Burada bir güç bölünmesi değil bilakis bir güç birliği vardır. Ama sanırım Sayın Ferit Kotan burada güç bölünmesinden değil, para bölünmesinden yakınmaktadır.
Köy için ne yaptın diye bize sorduklarında ben yukarıda belirttiğim şeyleri yaptık diyeceğim de siz Arapgir için ne yaptınız diye sorduklarında Atatürk heykeli ve Köydes’e alınan kepçeye iştirak ettikten başka , ne yaptınız. Lokal olarak aldığınız yere bağladığınız para ile Arapgir’e ekonomik bir yatırım yapabilirdiniz. Köy derneklerinin kurulmasını destekler ve teşvik ederek onlar aracılığı ile Ankara’da bulunan tüm köylülere ulaşabilirdiniz. Onların yardımı ile lokalinizi doldururdunuz. O zaman yalnız Arapgir değil Arapgir’in tüm köylülerine ulaşmış ve köy dernekleri aracılığı ile toplanan aidat ve bağışlardan daha rahat para tahsil edilebilirdiniz. Birlik ve beraberliğin en yoğun yaşandığı gecelerde kişiler birbirlerini ve derneği daha yakından tanımak fırsatı bulurlar. Ama bizzat Sayın Ferit Kotan’ın belirttiği gibi gecelere iştirak az olmakta ve yeterince bağış toplanamamaktadır. Arapgir gecesine gelen kişi sayısı azdır ve gelenler bellidir. Biletler pahalı ve protokol dediğimiz kişilerden ücret alınmamaktadır. Bu kişilerin bazılarının vereceği paralar geceye katkı sağlamaktadır. O kişiler bellidir.. Onlar her zaman için Derneğe gerekli katkıları yapmaktadırlar. Ama yüzlerce Arapgir’li ve köylüsü orada yeterli bağışta bulunamamanın ezikliğini yaşamamak için gelmemektedir. Oysa onlarında katılabileceği düzeyde ucuz geceler olsa o kişiler çocukları, gelinleri ve damatları ile birlikte gelip memleketini gururla tanıtabilecektir. Dolayısıyla Arapgir ve derneğe daha sıcak bakabilecektir. İstendiğinde de” ki istenmese bile” rahatlıkla elinden gelen parayı derneğe verecektir.
Özetle belirtmek gerekirse; köy derneklerinin kurulması bir güç bölünmesi değil bilakis belirttiğim nedenlerle bir güç birliğidir. Köy dernekleri aracılığı ile, en ücra köylü hemşehrimize dahi anında ulaşmak olanaklıdır.Köy dernekleri ile toplu veya ayrı ayrı yapılacak görüşmelerde karşılıklı fikir alışverişi herkesle diyalogu sağladığı ve karşılıklı güveni sağladığı gibi para tahsilatını da arttıracak ve ana derneğe hareket kolaylığı yaratacaktır.
Yani Sevgili Ferit Kotan ağabeyim, bence biraz da eğri oturup doğru konuşalım. Sen benim öncede belirttiğim gibi 40 yıllık tanıdığım değerli bir arkadaşımsın. Senin nasıl şartlarda derneği yönettiğini biliyorum. Şu anda da aynı perfonsmanı gösterecek ikinci bir kişiyi de göremiyorum. Ama ne olur biraz da benim önerilerimi düşün. Önce Arapgir’liyi ve köylülerini toparlayacak girişimleri yap, istim arkadan gelir.
Eğer bunu yapmazsan işte o zaman kimse ben Arapgir’liyim demez ; ben Onar’lıyım, ben Konducak’lıyım, ben Bostancık’lıyım,ben Deregezenli’yim, ben Paynik’liyim, ben Tepte'liyim, ben Ormansırtı’lıyım der.

22 Ocak 2008

HANİ, SUSUZ KÖY KALMAYACAKTI ?


Bundan 5 sene önce Ankara’da ziyaretine gittiğim köyden yeni gelmiş bir hemşehrimin anlattığı “köyde ufak bir yangın çıktığını ve tüm köylünün bunu duyar duymaz evlerindeki içme ve kullanma sularını testi ve bidonlarla ateşe dökmelerini” TESTİ KIRILMADAN başlıklı yazı ile Bültenimizde yazmış ve geç olmadan soruna bir çözüm bulunmasını istemiştim. Bu konuda Ankara’da görüştüğüm yetkililer bizzat Başbakanın susuz, elektriksiz ve yolsuz hiçbir köy kalmasın talimatını verdiğini; bunun içinde kendileri ellerinden geleni yapacaklarını belirttiler.
Yıllardan beri su sıkıntısı çeken Ormansırtı Köyü’nün sıkıntısının giderilmesi için yetkili makamlar ellerinden geleni yapmaya çalışmışlarsa da su kaynağının bir başka il ve kasaba sınırları içinde olması ve o il yetkililerinin de kendi yörelerini kollaması sonucu sorun çözülememiştir. Hele bir de buna Ormansırtı Köyünde içme suyu olarak kullanılacak olan bu suyun, diğer köylerde sulama suyu olarak kullanmak için suyun borusunun çeşitli yollarla sabote edilmesi köyler arasında bir çok olaylarda çıkartmıştır.

Neyse ki 2006 yılında Ormansırtı Köyünün su sıkıntısını gidermek ve diğer köylerle arasındaki anlaşmazlığı çözmek için suyun çıktığı kaynak köy olan Kekik Pınarı’ndan su ayırım noktasına kadar olan 12900 mt.lik bölümün ayrı bir boru ile getirilmesi ihale edilmişse de aşağı köylerin kışkırtması nedeniyle kaynak köy yollarının bozulacağı bahanesini ileri sürmüş ve patlakların yapılması halinde Ormansırtı Köyüne su akacağını belirterek, müteahhidin çalışmasına engel olmuştur. Konuyu Ankara’da siyasi makamlara ile duyurmamız ve onlarında Malatya Valisi ile görüşmesi üzerine bizzat Vali Yardımcısı ve Köydes Başkan Vekili Ali Kazgan başkanlığında Arapgir ve Kemaliye Kaymakamları ile birlikte 5 köy muhtarı ve ben Kekik Pınarı Köyünde bir araya gelerek konuyu tartıştık. Tartışma sonunda sorun masaya yatırıldı ve çözüm olarak da;
- Su hattındaki patlakların onarılması ,
- Su çatına ayarlı bir vana konulması (orifiks)
- Vana yerine beton ve demir kapılı bir korugan yapılarak anahtarının Arapgir ile Kemaliye Kaymakamlıklarında bulundurulması.Bir arıza durumunda her iki kaymakamlıktaki teknik elemanların huzurunda arızanın giderilmesi,(aşağı köylerce yapılması muhtemel kötü niyetli olayların önlenmesini teminen)
- Yukarıda belirtilen hususların Kemaliye Kaymakamlığınca yapılmasından sonra da su çatından Ormansırtı Köyüne su götürülmesi işinin Malatya Özel İdaresince yapılacağı orada bulunan taraflarca (ben dahil) bir protokol yapılarak 30.05.2007 tarihinde imzalanmıştır.




Malatya Özel İdaresi ve Köydes yetkilileri ise gerekli incelemeleri ve ellerinden geleni yapmışlarsa da nedendir bilinmez bu su bu güne kadar akıtılamamıştır. Yok vana patlamış,yok 150 mt.lik boru Polietilen boru ile değiştirilmiş, yok su son vanadan (tahliyeden) sonra tepeyi aşmamış, yok boru tıkanmış, yok kotlar hatalı hesaplanmış ve en tepe yeri 12 mt. daha aşağı indirilmemiş gibi bahanelerle bu güne gelinmiştir.
Bu gün Ankara’da125 km uzaklıktaki Kızılırmak suyu ile İstanbul’a 200 km uzaklıktaki Melen Çayı bu illere 2 mt çaplı borularla getiriliyor ama benim köyüme 1.5 parmak bir boru ile su getirilemiyor. Ormansırtı Köyü bir başka ülke toprağında değildir. O su da Kemaliye Köylerinin olduğu kadar Ormansırtı Köyününde hakkı vardır. Kaldı ki Başka ülkelerin de bizim hudutlarımız içerisinden çıkan Fırat ve Diçle nehirlerimiz için bırakılacak su konusunda uluslararasına taşınan bir talepleri vardır.
Ben şahsen su kaynağının başka bir mülki amirlik içinde olması nedeniyle problem oluyor bahanesini hiçbir şekilde kabul etmediğim gibi bu ifadeyi çok tehlikeli buluyorum.
Son aldığım duyumlara göre Malatya Valiliği bu kez işi sıkı tutmuş, gerekli incelemeleri başlatıp talimatlar vermiş ve yerel TV kanalları konuyu irdelemişler. Basınımızın bu konuya el atması yerinde bir olaydır. Zira olayları geniş kitlelerin duymasını sağlayan en etkili kurumlardır. Sanırım olay ve haber yalnız yerel basında değil ulusal basında da yer alacaktır. Ormansırtı ve benzeri Köylerin sorunları ancak bu türlü geniş kitlelere duyurularak çözülebilir. Bu konu da en büyük görev önce yerel görevlilere, sivil toplum örgütlerine ve mülki ve idari yetkililere düşmekte ve başarılı olunmadığı takdirde ise basına düşmektedir.

MİRAN ÇAYI ARAPGİR'İ İLGİLENDİRMİYOR MU?


Erzincan ile Malatya’yı; Kemaliye ile Arapgir’i ayıran Miran Çayı ile ilgili olarak Kemaliye’liler ayakta. Konu ise, Miran çayı yakınlarında bulunan bir maden ocağının çıkardığı madenleri çay suyu ile yıkayarak çayın kirletilmesi. Bu konuya ben önce Ormansırtı Köyü Muhtarımız Kemal Sönmez aracılığı ile öğrendim. Kendisi dahil 8 köy muhtarı ile birlikte Kemaliye Kaymakamlığına, çayın kirletilmemesi amacıyla gerekli önlemlerin alınmasını yazılı olarak istemişler. Arapgir Kaymakamlığı maden ocağının Kemaliye hudutları içinde olması nedeniyle bir şey yapamamış ancak Kemaliye Kaymakamlığı ise, “Hele bir çay kirlensin de o zaman gereğini yaparız” gibi bir devletin vermemesi gereken cevabı vermiştir. Bu konuda sivil toplum örgütlerine randevu vermeyen ve hiçbir işlem yapmayan kaymakam daha sonra yapılan şikayetler sonucunda Kemaliye’den alınmıştır.
Miran çayının bu yakası Malatya dolayısıyla da Arapgir’e aittir. Yani çay kirlenirse Malatya ve dolayısıyla Arapgir ve köyleri de etkilenecektir. Kaldı ki memurluk yaptığım dönemden kalan bir hususta memurların memuriyetleri sırasında saptadıkları yasal olmayan işlemleri ilgili makamlara bildirmek zorunda olduklarıdır. Burada da, Miran çayını kirleteceği gün gibi belli olan maden ocağının çayda maden yıkamasının Valilik aracılığı ile Çevre ve Orman Bakanlığına bildirilmesi için Arapgir Kaymakamlığı’nın Kemaliye Kaymakamlığı ile koordineli çalışması veya bizzat gerekli girişimde bulunması gereklidir.
Yine Arapgir Postası’nın 21 Eylül 2007 tarihli nüshasında Sayın Ayhan ÖZİNAL’ın “Su rahmet ve nimet değil mi?” başlığı altında Berenge Deresinin kanalizasyon gibi kullanılarak lağım ve tuvalet sularının buralara akıtılması ile
Sahip olduğumuz bu nimetleri elimizle yok ediyoruz. Bu konuda Arapgir Kaymakamlığı ile Belediye’sinin ne gibi bir önlem aldığını da merak ediyorum.
Nitekim bu konuda o tarihten bu yana da gerek Arapgir Postası ve gerekse Kaymakamlık ve Belediye’den en ufak bir açıklama göremedim. Kemaliye’de yayınlanan Dut Ağacı adlı yerel gazete Miran Çayındaki konuyu yaklaşık 2 aydır devamlı olarak gündemde tutmakta ve sivil Toplum Örgütlerine destek çıkmaktadır. Ben aynı konuyu Arapgir Postasından, Kaymakamlık ve Belediye ile Arapgir’li Sivil Toplum Örgütlerinden beklemekteyim.

Hele hele yıllardır büyük ölçüde içme suyu problemi yaşayan Ormansırtı Köyü sınırları içinde bulunan Miran Çayı’nın kenarındaki Çit Köyü’nün bahar aylarında Kanalizasyonunu çaya vermesi ve bu suyu ilerde içme suyu olarak kullanabilecek ve sebzelerini sulayacak köye dolayısıyla da doğaya yapılan en büyük katliamdır. Bu konuda da ilgili ve yetkili makamlara konuyu ihbar ediyorum.

27 Eylül 2007

LAİKLİK ÜZERİNE

LAİK’misin yoksa MÜSLÜMAN’mısın ?


Son günlerde bazı Müslümanlık taslayan kesimlerin sık sık sordukları bir soru altında yatan gizli tuzağın farkında mısınız bilemem ama ben şahsen bu sorunun sorulmasından çok rahatsız oluyorum. Sanki laik olan bir kişi Müslüman olmayıp dinsiz bir kişi havası verilmek isteniyor. Bu da bir çok konuda olduğu gibi, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan kişiler tarafından yalan yanlış kullanılarak durgun sular bulandırılıyor. Ne demek laiklik? Dinsizlik mi? Haşa dinsizlik demek değil, sadece din ve devlet işlerinin karıştırılmaması demek o kadar. Hatta laik olan kişi pek tabiidir ki dinli bir kişidir. Bu kişi Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Budist hatta Ateist dahi olabilir. Önemli olan inanmış olduğu dinin gereklerini devlet işlerinde kullanmamasıdır. Devlet işlerinin çoğu zaten dinin şartlarına aykırı değildir. Ancak yine de çakışan bazı hükümlerin devlet kanunlarına uygun uygulanmasıdır. Mesela miras konusunda kadın ve erkeklerin eşit pay alması Medeni Kanunda belirtilmişse de, Kuran da kadınların erkeklere oranla yarı yarıya az oranda miras alacakları belirtilmiştir. Bu ve bunun gibi bir çok konularda devletin işleyiş ve devamı için çakışan konularda devletin kanunlarının uygulanması ve bu uygulamayı kendi inanışı ile bağdaştırmayan kişi laiktir.
Akademide okurken Ekonomi dersimize gelen rahmetli hocamız Lütfullah Tenker bir ders sırasında Laik’liğin bazı kişilerce istismar edilerek dinsizlik anlamına geldiğini sık sık söylediğinden bahisle bununda Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğünde teyid edildiğini belirtmiş ve devamla; “ancak, bu ifadenin o yıllarda Türkçe olan bazı kelimeler üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılmasına bağlamıştır. Sonrada bize misaller vermeye başlamış idi. İlmi, siyasi, iktisadi, dini, gibi bir çok kavramlarda yer alan son harfteki i üzerindeki inceltme işaretinin kaldırılıp i ile yazılması laiklik tanımında dini olmayan (İnceltme işaretli) bir kelimeyi dini olmayan şekline dönüştürmektedir ki bu da kelime oyunlarını çok seven kişilerce, amaçları doğrultusunda kullanılmaktadır” demişti.
Bende uzun yıllar memurluk yaptım. Allaha şükür kendime göre de inancım tamdır. Görev yaptığım sürede de mevzuat ve kanun hükümlerine uymaya elimden geldiği ölçüde uydum. Yani bankada çalıştığım sürede kredilerden faiz aldım ve mevduatlara faiz verdim. Bunun gibi bir çok işlemleri yapmam belki dini ( son i inceltme işaretli) hükümlere uygun değil ama yasal ve mevzuat hükümlerine uygun. Şimdi ben bu durumda dinsiz miyim? Eğer dinsizsin diye düşünenler varsa onlarla bu konuda sonuna kadar, bu konuyu tartışmaya hazırım. Ne demek laik’sen dinsizsin demek. Benim inancım hakkında Allah’tan başka kimse beni yargılıyamaz. Ama burada maksat bir takım kişilerin, bir takım kişiler üzerinde din duygularından dolayı baskı kurarak onları yanlış yönlendirmek istemesidir. Bu tür soru soranlara verilecek en güzel cevap, Müslüman laikim, Hıristiyan laikim veya hangi dinde ise önce onu belirtip sonrada laikim demesidir. Yoksa ya Müslümansın ya da laiksin demelerine karşı da laikliğin dinsizlik olmadığını ve bu şekil tanımlanmasının da en çok dinimize zarar verdiğinin bilinmesi karşıdaki kişiye anlatılmalıdır.

ARAP ALFABESİ ÜZERİNE

ARAP ALFABESİ İLE OSMANLICA, BİLİNMELİ Mİ ?


2005 yılında kızımın yanına Seattle’ye gittim. Orada televizyon seyrederken gördüğüm bir belgesel dikkatimi çekti. Kızımdan bana konuşmaları tercüme etmesini istedim. O da bana tabiri caiz ise anında tercüme ederek konuşmaları aktardı. Filmde, bir araştırmacı, Seattle’nin batı kıyılarında denizden yaklaşık 10 km içerde ve herhalde 25 metre yükseklikteki bir toprakta bulduğu deniz canlıları fosillerini kameraya göstererek çok yıllar önceden gelen bir kızılderi efsanesindeki deniz sularının kabarmasından bahsederek bunun bir tusunami olması olasılığının araştırdığını belirtti. ABD (Waşington eyaleti) devlet kayıtlarında o zamana ait bir kayıt olmaması nedeniyle bir belge bulamadığını ancak, bu tusunaminin Pasifik okyanusunda olması nedeniyle karşı kıyıya da etkili olabileceğini sandığını ve karşı kıyıda da Japonya’nın olduğunu belirterek konunun oradan da araştırılması gerektiğini söyledi. Bunun içinde Japonya’daki bir üniversitenin öğretim görevlisi ile görüşerek konunun eldeki bulgularla incelenmesini istedi. Japon bilim adamı da devlet arşivlerine giderek 1600 lü yıllara ait bir belgede deniz kabarmasında bahsedildiğini bulup belgeyi Amerikalı meslektaşına gönderdi.
E peki ne var bunda derseniz, haklısınız haklısınız ama ben elimdeki babama ait, eski yazı ile yazılmış bir tapunun nereye ait olduğunu bilemiyor isem orada biraz düşünmem gerekiyor. Çok değil 80 yıl öncesinin belgesini ben anlayamıyorsam bir çok kişide anlayamaz diyorum.
Tabi bunun için benim arap alfabesini bilmem gerekiyor. Osmanlıca demiyorum. Zira Osmanlıca yıllardır konuştuğumuz dil. Ama yazı farklı. Dolayısıyla sözle anlaştığım kişi ile yazılı olarak anlaşamıyorum. Eh söz uçar belge kalır misali benim belgeyi de okumam için arap alfabesini bilmem gerekir sözümü konuştuğum aydın bir ilahiyat mezunu arkadaşım;”Yani dedi bunu ben söylesem yanlış anlaşılır ama sen söylüyorsan dedi üzerinde düşünmek gerekir.”
Kimse kendi tarihini inkar etmemeli. Değil 80 sene 300 sene önceki yazılı belgeleri de rahatlıkla okuyup anlamalı ve değerlendirmeli. Ermeni Soykırımı deniliyor. Oysa büyüklerimizden duyduğumuz kadarıyla asıl soykırımını Ermeniler yapmış. Bu o zamanki belgelerde de var. Ama bir çok kişi arap alfabesini bilmediği için bu belgeleri inceleyip bir araştırma yapamıyor. Yapanlar da bu konuda yetersiz kalıyor kanısındayım.
Şimdi düşünüyorum da dünyada herhalde bizden başka bir ülke yoktur ki 100 yıl öncesinin belgelerini okuyamasın. Sakın bu anlattıklarımla benim harf devrimine karşı olduğum sanılmasın. Atatürk’ün yaptığı tüm devrimlerin sonuna kadar arkasındayım. Dileğim, Almanca, İngilizce, Fransızca hatta İspanyolca dillerinin önemi kadar, Arapça demiyorum ama arap alfabesinin de kendi geçmişimizi tanımamız için çok önemli olduğunun bilinmesidir.
O zaman kendi ozanlarımızın, yazarlarımızın, tarihimizin, kültürümüzün ve belgelerimizin daha iyi anlaşılır olması mümkün olacaktır. Bunun içinde okullarda arap alfabesinin hiç olmazsa seçmeli ders olarak okutulmasında şahsen ben yarar görmekteyim. Bu görüşümde de bir takım dinci görüşlerin hiçbir etkisinin olmadığı da bilinmelidir.